elleri yanaklarımda uyuyan bir adamın görüntüsü, belli belirsiz. sağına dönse “sarıl bana” diye mırıldanıyor. soluma dönsem, kollarıyla sarıveriyor vücudumu. uykulu gözlerle arada bir yokluyor iyi miyim diye. kabus gördüğümde saçlarımdan öpüp, “ben burdayım diyor.” bir bardak su ile öperek sakinleştiriyor.
* * *
bir kere belki de iki kere geçtim önünden. yandığında çok üzülmüştüm. canlı canlı o yığın halini görünce içim parçalanmıştı. buram buram tarih kokan bina, buram buram kül kokuyordu adeta. hava yavaş yavaş kararırken biz hızlı adımlarla yürüyorduk. biraz kızmıştık birilerine. baktık olmuyor cheesecake yemeğe taksim’e geçmiştik.
* * *
son inek bayramı’nda keşke o tür bir kafaya bürünmeseydim de, tüm okulun önünde cariye kılığında elimde zillerle oynamasaydım. aslında her şey çok hızlı gelişti. bir baktım elim ayağım titriyordu hem ertesi gün gireceğim sınavın stresinden hem de kalabalığın bünyemde yarattığı heyecandan. sonrasında hayran olduğum akademisyene “aliiiiiiiğm” diye balkondan sallanırken, yüzüne yüzüne salınıp zilleri çalarken buldum kendimi. olsun. keyifliydi.
* * *
en son beni aldılar speaking sınavına. korkmuyordum başta ama, kayıt cihazının sesini duymamla, ellerim ve de seslerim büyük bir uyum içinde titremeye başladı. türbana “törbın” demeseydim 9 verirlerdi bence. bilemiyorum. tek istediğim 5.5’in üzerinde bir not. şu zamana kadar hayallerim hiç aksamadı. hepsi tam istediğim zamanda teker teker gerçekleşti. şimdi de öyle olsun istiyorum.
çok çalışıyorum. gerçekten.
* * *
keyifli bir pazar günüydü. diyeti bozup cupcake alıp, seğmenlere gitmiştik elimizde çilekler, erikler.. “bugün hıdırellez gül alalım” dedi. aldık. eve geldim koca bir a4’e dilekleri yazmaya başladım. o’na sıra geldiğinde, ne istiyorsun diye sordum. aldığım cevap “huzur istiyorum.” oldu. biraz kırıldım, ne demek istediğini anlamıştım ama eksik anlamıştım belki de.. çünkü hep eksik aramızdaki bu iletişim. o huzur istedi, ben beni çok sevmesini istedim. belki de ikisi aynı anda gerçekleşemeyecek şeylerdi.
“sabah ezanıyla, gül dalından alıp akan bir suya atacaksın” dediler. ankara’da yaşayan bilir, akan su bulmak gerçekten de çok zordur dostum. güzel bir adam, sırf ben mutlu olayım diye aldı beni okuldan, götürdü bir barajdan usul usul akan suyun kenarına.
attım, arkasından baktık uzunca. derin bir nefes aldım, verdim.
huzur mu gerçek olacaktı, sevgi mi? cevabı yakında belli olacaktı.
* * *
abim istanbul’da yaşamaya karar verdiğinde heyecanlanmıştım. artık istanbul’a gitmek için sebebim olacaktı. istanbul’da kalacak bir yerim vardı. daha sonra o, “istanbul’da işe başlıyorum” dediğinde havalara uçmuştum. artık bir ayağım hep istanbul’da olacaktı, belki de istanbul’da yaşayacaktım.
başıma ne geldiyse, hep bu şehre bu kadar ihanet etmemden dolayı geldi. bu şehirden gitmenin hayalini kurduğum için geldi.
şimdi o yüzden 453 km böğrüme böğrüme oturuyor.
o yüzden, varlığın çok güzel ama yokluğundan hiç haz etmiyorum.
bir insanı hem varlığında hem de yokluğunda sevmek çok zor.
seni yokluğunda hiç sevmiyorum.
14 May 2013 ♥ 4onur ünlü ne yaptın sen?
artık her şey slow motion.
her yer siyah beyaz,
kolu kesilen kadınlar, zamanı durduran parmaklar.
9 May 2013 ♥ 11çok öfkeliyim.
öznesi yok, nesnesi yok.
“öfkelenmek” fiili ile sıkışıyor kalbim.
buram buram öfke. parmak uçlarımda, tırnak aralarımda, göz altlarımda, eklemlerimde..
biraz sessizliğe bürünsek? kulaklığımı çok seviyorum. kendi adımlarımdan ve nefesimden başka hiçbir şey duyurmuyorlar bana.
kendi nefesimden başka nefesler öfkelendiriyor beni. ama öznesi ve nesnesi yok demiştim.
yalan söyledim.
4 May 2013 ♥ 1müzik dinlemeye susamışım lan.
smiths de kanıma işledi şu iki gündür.
kanıma işedi gibi oldu.
neyse,
cumaları severim, cumartesilerden ötürü.
19 April 2013 ♥ 17eve doğru yürürken, ne kadar yavaş olduğumu fark ettim. ayaklarım eve gitmek istemiyordu sanki, oysa çok yorgundum. bütün gün derslerde uyukladığım gibi, SBFTT’nin oyunundan önce de amfi’de uyumuştum. midem bulanıyordu biraz, halsizdim. fotoğraf çekmek beni her zaman çok yormuştur. ama bir o kadar da keyif almışımdır. şimdilerde neden bu kadar boşladım, hiç bilmiyorum.
yolda düşüp bayılsam, kimse görmeyecekti beni. acaba kaç dakika orada öylece yere düşmüş şekilde kalırdım? yarı işlek caddeye uzanan bu ıssız sokakta asfalta düşsem ses de çıkmazdı. telefonum da sessizdeydi. annem merak edip arasa, kimsecikler duymazdı. ben de dahil.
bir an bugün derse gelen, KMPG’deki müdür geldi aklıma. neymiş 72 gün boyunca hafta sonları da dahil aralıksız çalışmış. bir arkadaş ve ben “ya sosyal hayatınız yok. nasıl bu işten tatmin olabilirsiniz ki?” dediğimizde yüzünün aldığı ifadeye hiç unutmayacağım sanırım. “bu bir tercih meselesi. kariyerinizi ve geleceğinizi seçmek, bir tercih meselesi” dedi. lan ne aptal bir herifti. şimdi ölse, hayatta yaptığı en önemli şey 5-6 yıl boyunca o boktan denetim şirketinde sabretmek olacaktı belki de.. Farkındaydı bence, bu düzenin çarklarının sesi onu da boğuyordu ama patron da o sınıftaydı, ne diyecekti? “arkadaşlar akşama kadar kolonoskopiye girmiş gibi acı çekiyorum” mu?
gelecek beni çok heyecanlandırıyor diyordum ama şimdilerde çok korkuyorum. bu başarısızlık ve savrukluk hali canımı sıkıyor. günlerimin nasıl geçtiği hakkında en ufak bir fikrim yok.
kitap okuyamıyorum.
film izleyemiyorum.
internetin başında duramıyorum.
televizyon izleyemiyorum.
müzik bile dinleyemiyorum.
biraz huzursuzum bu aralar. ama mutluyum da saçma bir şekilde. ama sürekli soruyorum kendime:
neden yazmayı boşladım?
neden fotoğraf çekmiyorum eskisi kadar artık?
neden hiç emin olamıyorum kendimden ve isteklerimden?
önceden buralar çok güzeldi. önceden okul çok keyifliydi. önceden nisan ayları bu kadar yağışlı gezmezdi. sevgiliyi görmek bu kadar uzun sürmezdi. önceden aklıma bir başka şehirde yaşama arzusu bu kadar yerleşmemişti.
önceden, ben daha zayıftım. saçlarım daha uzundu. bir dernek vardı, bir amacım olmasını sağlayan. bir sekans vardı her hafta keyifli gösterimler gerçekleştirdiğimiz. sabah kahvaltıları vardı on beş kişilik. arka bahçe’nin çimlerinde huzur vardı, sınavlardan sonra keyifli sohbetler ve kutlamalar vardı. o zamanlar zeytinli ekmeklerin arasında bol yeşillik, domates ve yumuşacık beyaz peynir vardı.
şimdi ellerim biraz boş gibi sanki. çekirdeğe çiğdem diyen kadın var iyi ki.. onunla gerçekleştirdiğimiz ve gerçekleştireceğimiz küçük kaçamaklar var. pazar olsun, 18 derece havada seğmenler parkı’nın tadını çıkaralım. o çok cici cupcake dükkanından cupcake’ler alıp, diyeti bozalım.
ya da,
bir an önce yaz gelsin. nemden vücudum yapış yapış olsun ama gönlüm ferah olsun.
17 April 2013 ♥ 6Anonymous said: hangi bölümü okuyorsun ?
“herbokoloji” ya da diğer adıyla “hiçoloji” okuyorum siyasal’da.
which means: işletme.
9 April 2013 ♥ 2
